4 Mart 2008 Salı
KÜLTÜR ve MEDENİYET
Küçüktüm ufacıktım, top oynardım ama yaz gelip çatınca, doğru köye, dayımın-dedemin yanına, tarla tapan işlerinin ucundan tutmaya. Yaz, her yeri yakar kavururdu ama Adana’yı, Kozan’ı başka bir yakardı. Güneş, yağmur gibi yağardı üstümüze tarlada. Tarlanın ya ortasında ya da sınırında çalışanları bekleyen, onları dinlendirecek, gölgesinde yemek yenip çay içilecek ya Karacan ya da bir erkek dut, muhakkak olurdu mübarek. Çamur ve mazot kokusu, artık kokumuzdan bir desendi üzerimizde. Günlerin birbirinden farkı, akşamları Veli ve Osman ve diğer arkadaşlarla, herkesin bilip oynadığını sandığım ve fakat civar köylerde bile bilinmeyen Ay Gördüm Eşim! oyununu oynarken aldığımız farklı sonuçlardı… Günler gelip geçerdi…
“Kültür ve medeniyet” kelimelerini o yıllarda, ancak iyi bir hatibin sahip olması gereken kelime hazinelerinden bir demet kabul ederdim. Buna ilaveten kültür, tarlayı 480 S8 Fiat Türk Traktör veya 3000’lik Ford ile sürerken, toprağı hafif tırmıklamak için traktörün arkasına takılan bir çeşit modern saban olan ve bizim oralarda toprak işleriyle uğraşan çiftçilerin “kültüfator” diye telaffuz ettikleri “cultivator” ı çağrıştırırdı bana. Toprağı sevdiğim işin kültürü de sevmem gerektiğini küçüklüğümden beri bilmişimdir. Bu yüzden kültür ile olan akrabalığım derindir. Çok geçmeden lise yıllarımda, “medeniyet”in de “Medine” ile olan ilişkisini öğrenip derinliğimi bir kat daha arttırdım.
Fakat otuzlu yaşıma gelene kadar hiçbir kitabın bana, “kültür” ile “medeniyet”in farkını vermediğini, veremediğini yeni fark ettim desem, abartmış olur muyum acaba? Sanmıyorum. Elbette bunu söylerken, mesela İsmet Özel’in Üç Mesele’sinden birinin “Medeniyet” olduğunu biliyordum… Orada ve diğer yazılarında yer yer, ‘medeniyet’in neden ‘kültür’ün yerine ikame edilemeyeceğini anlatıyordu hazret ama net ve kesin ayrım noktalarını göremiyordunuz o metinlerde. Bununla birlikte üstad Sezai Karakoç’tan tutun da, Cemil Meriç’ten ve Nurettin Topçu’dan Ş. Teoman Duralı’ya kadar hiçbir düşünürün eserinde de, en azından Özel’in yakaladığı farkı göremiyorduk. Ya neyi görüyorduk? “İslâm Kültürü” yerine pekala “İslâm Medeniyeti” ikame edilebiliyordu söz konusu yazarların eserlerinde. En azından ben hatırlamıyorum. Bir tek Özel, “Hayır!” diyordu, “Medeniyet yerine yüksek kültürü öncelemeliyiz”.
Otuz yaşıma geldim de ne oldu? Bir tek bu iki kavram arasındaki farkı anlamak için bile şu yaşıma ermeme imkan verildiğine şükürler sunmam gerekir. On beş sene sonra tekrar okumaya başladığım bir kitap, bakın farkı ne kadar derin ve çarpıcı biçimde anlatıyordu:
Kültür; “semadaki prolog”la başlamıştır ve dolayısıyla semadan gelen insanın sema ile olan münasebetiyle daima uğraşacaktır. Din, sanat, ahlâk ve felsefe vasıtasıyla… kültürde her şey insanın semavi menşeini ya teyit ya inkar etmek; ya şüphe ile karşılamak ya da onu hatırlamak demektir.
…Medeniyet ise, zoolojik, tek boyutlu yaşamın devamı, insan ile tabiat arasında madde teatisidir. Eğer bu hayat, diğer her hayvanın hayatından farklı ise, bu ancak seviyede, derecede, teşkilatta farktır. İncil, Hamlet veya Karamazov problemleriyle uğraşan insan yoktur burada. Burada toplumun (sürünün devamı) adsız üyesi ancak tabiatın verdiği şeyleri kendine mal ederek ve çalışarak, ihtiyaçlarına göre, çevresini değiştirmek suretiyle işlevini yerine getirmektedir.
Tüm kültür, dinin insan üzerindeki veya insanın kendi üzerindeki tesirinden ibarettir; bütün medeniyet, zekânın tabiat ve dış dünya üzerindeki tesiri demektir.
Böyle bir konuda böyle bir analitik düşünceye ben rastlamadım. Bakınız nasıl devam ediyor bilge kralımız aydınlatmaya:
Kültür, “insan olmak hüneri”, medeniyet ise işlemek, üretmek, yönetmek, şeyleri daha mükemmel yapmak maharetidir. Kültür, “durmadan kendi kendini yaratmak”, medeniyet ise dünyayı durmadan değiştirmektir.
Burada Eric Fromm’u hatırlamamak elde değil. Ne diyordu Fromm? Klasik dönem insanı, “to be”yi (olmak) önceler, yeni (modern) dönemlerin insanı da “to have”i (sahip olmak). Doğrudan olmasa da dolaylı olarak benzer konulara değgin şeyleri ifade ediyor bu cümleler.
İzini sürelim ve devam edelim tekrar bilgemizden:
Medeniyet manevî değil, teknik gelişmenin devamıdır, tıpkı Darwinci tekâmülün insanî olmayıp, sadece biyolojik oluşunda olduğu gibi. Medeniyet, varlığımızın tabiî, mekanik, yani şuur dışı, manasız unsurlarının devamını teşkil etmektedir. Haddizatında o, ne iyi ne de kötüdür. İnsan teneffüs etmeğe ve gıda almaya nasıl mecbur ise, medeniyet yaratmaya da mecburdur.
Medeniyet, insan ile tabiat arasındaki madde alışverişini yoğunlaştırmaya, zahiri yaşayışı dahili olanın zararına teşvik etmeye çalışmaktır. “Elde etmek için üretmek, israf etmek için elde etmek” prensibi, medeniyetin karakterinde mevcuttur.
Türkiye ve Dünyadaki İngiliz-Yahudi Medeniyetinin tasallutu altındaki bütün üniversitelerin iktisat ders kitaplarında “iktisad”ın tanımı yapılırken, “Sınırsız ihtiyaçların sınırlı kaynaklarla tatmini”nden bahsedilir. İşte İngiliz-Yahudi Medeniyetinin her an her yerde karşımıza dikiliveren yedi veren güllerinden birini de böylece bilim(!) diye okumuşuz.
Bilgemiz devam ediyor:
Kültürün hamili insandır; medeniyetin hamili ise toplumdur. Kültürün gayesi terbiye sayesinde kendi kendine hakim olmak; medeniyetin gayesi ise (b)ilim sayesinde tabiata hakim olmaktır. İnsan, felsefe, sanat, ahlâk, şiir ve inanç kültüre aittir. Devlet, (b)ilim, şehirler, teknik, medeniyetin özellikleridir.
Bilge Kralımız Alija Ali İzzetbegoviç’i tekrar rahmetle anıyoruz.
Bahsi geçen kaynak, Doğu ve Batı Arasında İSLÂM, Nehir yayınları, 8. bas. İst. 2004.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder